AğustosEylül 2010Ekim
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910

MEZARLIKLARIMIZ - Hüseyin Rahmi Gürpınar
 

MEZARLIKLARIMIZ

Hüseyin Rahmi Gürpınar

FRENKLERiN "pitoresk" dedikleri kalem ve fırça ile tasvire değer şark manzaralarından ehemmiyetli bir kısmını ulu ve boynu bükük mezarlıklarımız meydana getirir. Bunların seyahat kitapları ve kılavuz haritalarında memleketimizin camileri, eski surları (kale duvarları), dikili taşları, çeşmeleri, sebilleri yanında merak uyandırıcı birer derin araştırma yeri vardır.

Manzaraca bu harap şarkın, mamur garbın Pierre Lotilerini ve hemen bütün şair ve ressamlarını hoşluğuna hayran bırakan güzellik sırrını, güzellik büyüsü, manevi çekiciliği sahiden tetkik edilmeye değer birer sanat muammasıdır.

Garbın medeniyet görünüşlerindeki sanat, süsleme eli daha çok sanat, Şarkta İse tabiattır. Büyük mezarlıklarımızın tetkikiyle kendini gösterir. Büyük mezarlıklarımıza bakınız. Ne görürsünüz: Etrafına duvar, sadece bir çit ve hatta en basit bir parmaklık çevirmek gibi İptidai hiç bir yapı işinde bulunmaksızın kırlara ulu orta ölülerimizi gömmüş üzerine kim olduğunu gösteren yazılı taşlar dikmişiz. Sonra ne gözcü, ne bekçi, hemen bir daha buraların semtlerine uğramamışız.

Düzeltmek için bir mühendisin fen eli buralara girmemiş.

Ne yol, ne tarih... Hiç bir şey... Herkes bir yeri kazdırtıp ölüsünü gömdürmüş. Şimdi bir mezarı ziyaret etmek, orada yatanları çiğnemeden yapılamaz. Bunda da bir usul, nizam tutamamışız. Her işimiz yolsuz, hatta ahretimiz bile...
Bakıma ihtiyacı olmayan ağaçlardan vaktiyle nasılsa birçok dikilmiş. Şimdi bu serviler, çitlembikler, karaağaçlar büyümüş, her tarafı çimenler bürümüş. Eski mezarlar toprakla bir... Bunlar ölülerin ikinci ölümlerini gösterir birer sefaletle devrilmiş kavukları, fesleriyle upuzun yerlerde serili yatıyorlar. Birtakımı çiğnene çiğnene topraklara gömülmüş, bazıları ileride yapılan harçsız duvarla hatıl konulmuş, başlıklı işlemeli, kitabeli, fatihalı taşlardan yokuşlara basamaklar yapılmış. Sarıklı, kavuklu koskoca bir Hacı Ahmet ayak altına uzatılmış yatıyor. Bu taş, üzerinden her geçene uhrevi, manevi bir hal diliyle: "Üstüme basmayınız, Mezar çiğnemek için yapılmaz, çünkü Allah ile hayat arasında kutsi bir aralıktır" diye bağırıyor.
Medeni memleketlerde olduğu gibi bu mezarların hiç birinde bir sevgilinin, bir annenin, babanın, kardeşin, bir oğlun, kızın çiçek demetleri kılığına girmiş hasret ve saygı izini görmezsiniz. Zavallı ölülerimiz! Bu kozalaklı mahalleye bir kalabalıkla getirilip gömüldükleri günü, gelip geçenlerin insanlığına kalmış fatihalarına emanet edilerek, bir daha hiç aranmamak üzere bırakılırlar. Fakat dikkat ediniz: Ara sıra hilkat ne kadar vefalı... Kayıtsız insanların bu unutmasını nasıl tazmin ediyor. işte pehlenin aralıklarından yeşillikler fışkırmış, beyazlı, sarılı, pembeli çiçekler açmış ... bunların tohumlarını rüzgar getirmiş, belki kuşlar taşımış. Her zaman çiylerden, yağmurlardan tazeleniyor, güneşten renk, koku alıyorlar. Bu hazin bahçenin otları hiç eksik olmuyor. Belki mevsimlere göre çeşitleri değişiyor. Mezarları çiçeklemek için hangi akrabanın ihtimamlı eli bu tabii unsurları kadar sürekli olabilir?
Kolaylığı, temizliği, saygıyı feda eden atavik battal, kayıtsız şarklıların sanatta yardımcısı tabiattır. Onların bu göz yummalarını çok yerde güzelliğe çeviriyor. Türk, tabiatın keyfine dokunmaktan korkar, her şeyin düzenini Allah’ına bırakır.

Servilerin gölgeleri altına sokulmuş, her biri canlanmış birer maneviyat gibi duran taşların safça resimlerine, yazılarına bakınız: Sağa, sola her kıvrılışında bir yaprakla, bir çiçek veren dallar tabakalara bir piramit şeklinde İstiflerle dizilmiş yemişler, sadelikleri bu resimlerle uyuşan satırlar, mısralar . bunlar o kadar safça ve İptidai ki… mezardaki Türkün görünmez ruhunu bu eserlerinden çıkarmak medeni bir ziyaretçi için hiç güç değil.
Burada terakki etmiş memleketlerde olduğu gibi sanat ve para servetini gösterebilecek abideler yok. Ölüler, sanatkarların dehalarıyla işlenmiş dağlar gibi yığılı mermerler altında yatmıyorlar. Hayatla beraber her ağırlıktan kurtulmuşlar, salt bir hürriyete burada kavuşmuşlar.

Uzun siyah serviler, beyaz küçük mezarlar, bayırları, tepeleri, çukurca yerleri doldurarak, kah karalara, kah denizlere doğru ufuklara yayılıyorlar. Bilmem bu mezarlık ağaçlarının koyu yeşillikleriyle gökyüzünün ilahi maviliğinde nasıl ilahi bir birleşme yahut sanatkarca bir ahenk var?

İstanbul’un çok feyizli güneşindeki harareti ve mavi fezası bu aşkın kucağıdır. Öteki güzellikleri hep işte bu iki unsurun birleşmesinden doğar.
Bu büyük mezarlık kıtaları, birbirinden iri taşlı kaldırımları bozuk yollar ile ayrılırlar. Arada bir dört yol ağızlarına servilerle boy ölçüşen su terazilerine, çeşmelere, yeşil yapraklı türbeler, çarpık mezarcı kulübelerine rastlanır.

Mezarlık kenarındaki şu harap çeşmenin hazin, şairane duruşuna bakınız. Yosunlu olduğundan akan suyun billuru içinde üstündeki ağaç yapraklarının titreyişleri görünüyor, sanki bu su hızlı akışıyla ömre, yaprakların durmadan titreş¬meleri kadar, birer semboL.
Çeşmenin sağında ağzına kadar dolu bir yalak var. Gelip geçen hayvanlar suyu bu yalaktan, insanlar az öteki oluktan hemen yan yana içiyorlar.
Burası inek, koyun, keçi sürülerinin uğrağıdır, nöbet nöbet dört ayaklılar çekilirler, kuşlar iner. Bu mezarlar kalın duvarlarla çevrilmiş ve sessizliğe mahkum değildir. Bu ölüler arkadaşsız kalmaz. Burada dolaşanlar eksik olmaz. Fakat bütün gezinenler mezar ziyareti gibi dindarca bir maksat için gelmezler. Burası halkın hem ahret evi, hem dünya gezinti yeridir. Mezarlıklar şehrin bütün gezinticilerine ve serserilerine açık birer seyir yeridir. Çocuklar kuzularını burada otlatırlar, kuşbazlar kapancalarını, ökselerini bu ağaçlara kurarlar, güreş meraklısı delikanlılar burada pehlivanlık ederler. Serserilerden ağaç, mezar kovuklarında yatıp kalkanlar olur. Caniler buralara gizlenir. Polisler, jandarmalar avlarını bu mezarlıklarda ararlar.

işte size bir meydancık ... Kahve, mezar, su terazisi, hisar... Hepsi var. Ağaç altlarına, mezar önlerine kırık dökük iskemleler serpilmiş, diriler, ölülere karışmış. işte bütün bir aileye ahret evi olmuş yaldızlı bir mezar parmaklığı önünde sekiz on kişilik bir konuşma mangası... Kocaman bir çitlenbik ağacı ölülerin ruhlarında dua eder bir halde, kollarını göklere kaldırmış... Çimenler üzerinde çocuklar oynuyor, kuzular otluyor, koçlar tokuşuyor, gençler güreşiyor.

Pacun çevirenler, mezarların yan taşları üzerine çizilmiş karelerde beş taş oynayanlar, oraya buraya çayırlara uzanmış, gözleri sevgilisinin hayalini takibe dalmış sevdalılar, çarşaflı kadınlar, başları çiçekli kızlar, allı, morlu elvan kıyafetleriyle mayısın hava ve çimenleri içerisinde bu tabii levhada tonlar meydana getiriyorlar. Uçurtma uçuran oğlanlar, tabIaları sehpalar üzerinde müşteri bekleyen simitçi, şekerci, helvacı, marulcu ... bir çok satıcı ...
Şalvarlı, saltalı fesleri yemenili, geniş alınlı, gür kaşlı, kalın enseli, uzun gümüş köstekli Türkler, geniş dizlerini yarı bükerek bu küçük iskemlelere taşarak oturmuşlar, nargileleri kurmuşlar, ellerindeki okkalı fincanları ağır ağır keyif çatarak höpürdetiyorlar.
Kolları sıvalı, önü peştamallı, kalıpsız fesli genç bir tabi (kahveci çırağı) elindeki maşanın iki ucundan şıkır şıkır çıkardığı tempoya tebaan bir nevi terennüme benzeyen: "Ağalar geliyor", nidasıyla geziniyor.

Etraftan ağaçların ruhani gölgeleri altından, tabii bir müzeyi andıran parmaklık çevrili mezarlar arasından, koca kavuklu, vakar içinde taşlar, bu kaynaşan cıvıldaşan hayat manzaralarını seyrediyorlar. Ve her bir taş eski Türk kafalarının sağlamlığını göstermeye memur gibi duruyor. Fetih zamanında şehit düşmüş Türkler, korumak için zaferlerinin melikesi¬nin kapısına baş koymuş bekliyorlar zannolunuyor.
Bu şehir göğünün maviliğindeki fikirleri göklere çeken bu cazibe, çimenlerinin zümrütlüğündeki bu efsun, beraberindeki bu belagat, halkındaki bu saffet nedir? Dünyanın en zengin müzelerine, sanat abidelerine sahip olmakla öğünen milletlerin sanatkarları senin İlhamın önünde meftun ve şaşırmış kalıyorlar. Sen onlara ne söylüyorsun. Asırlardan beri biz senin dilini niçin anlayamadık? Seni yabancılardan kıskanırız. Aşkımızın delilin istersen göğsünü yokla ... Her avuç toprağında bir Türk cesedi yattığını görürsün. işte hep onlar, yoluna ölmüş genç Aşıklarındır. Bu fikirler zihninizi doldururken etrafınıza bakınırsınız.

Her yanınızda saatin üstünde düşündürücü, cennetten nişan veren bir tatlılık var. Surların her taşı birer tarih sayfası, her burcu birer mahfazasıdır. Mezarlar hep konuşuyor ... Külah biçiminde boylu yüksek serviler hep manalı ... Her taraf, hayat sırlarından size bir şey söylüyor. Nerede olduğunuzu şaşırırsınız. O zaman güneşin altın saçaklı eteklerini yaydığı mine gibi lacivert uzak ufuklara bakarsınız. Gökyüzünün, esmer, belirsiz tepeler ile kavuştuğu çizginin üzerinde irice noktalardan meydana gelmiş karaltılar görünüyor. Bunlar yaklaştıkça büyüyor ... Şehre kömür yüklü deve katarları geliyor. Bekleyiniz. Şarklılara mahsus nihayetsiz bir sabır ve ataletle bekleyiniz. İşte o noktalar kambur, sivri semerleri, vücutlarına kavisli olarak yapışan uzun boyunlarıyla yavaş yavaş devleşerek, taneleri. birbirine zincirle bağlı uzun tespih gibi aheste reva n yaklaşır. İşte giderek büyüyen, löngür löngür çan sesleri. . Hayvanların uyuşuk adımlarındaki ağır vezne bakınız. Her adımda o, uzun boyun üstündeki baş, iki tarafı vakar ile selamlıyor, her dokunuşunda yere yayılan o yumuşak ayaklar arada bir bozuk kaldırımların derin çukurlarına girip çıkıyor. Nerede bulunduğunu şaşıracak kadar dalmışken bu devleri görünce Şarkta ve Şarklı olduğunuzu hemen hatırlarsınız.
Bu çöl evlatlarının uzun kirpikli çekik gözlerindeki durgunluğu, sabırlılığı görünüz. Şurada kahvede oturan Türkün ağırlığı, tevekkülü ile aralarında ne cana yakın bir uyuşma var. Develer on, on beş saatlik yolu üç günde geliyorlar.

Türk beş altı saatlik bahçelerden sırtında getirdiği bir küfe kirazı satmış, şimdi hesabını düşünüyor. EI-aceletü mineşşeytan (acele şeytan işidir) hemen hiç bir çeşit hesap usulünü tanımayan bu ayak satıcısı, saatlerce düşünse bile bir aydır kullandığı ana paranın şimdiye kadar beher kuruşu ne kazan¬mış olduğunu bilemez. Yalnız malı tekmil sattıktan sonra dünkü parasından fazla ne kalmış, ona bakar. "işte bugün Allah bunu verdi, kısmetim bu kadar, daha fazlasını düşünmek haramdır." der:

Bugün buldum, bugün yerim,
Yarim olsun, Allah kerim.

tevekkülünün verdiği vicdan sefasıyle yaşar.

Bir düşünceli adam, bir muhakeme sahibi, devenin yarı açık, o hazin süzgün gözlerinde Türke karşı şöyle bir sözü olduğunu okur:

"Türk ... hala yüklerinle beraber fikirlerini de benim sırtımda taşıtmakta devam mı edeceksin? Artık elveda ... Buraları dolduran lokomotif ıslıkları, otomobil boruları başımı döndürüyor. Artık bu alem kuvvet, hız, sanat, şeytanlık, hile, dalavere dünyası oldu. işlemezlere, uyuşuklara ekmek kalmadı. Yıldırım gibi yerde koşanların, kuş gibi gökte uçanların arasında senin benim üşengenliğimizle yaşanmaz, çiğnenir, eziliriz. Sanat ve hızca kendilerine uymayan her şeyi tepeliyorlar.
Türk, seninle biz ne iyi geçiniyorduk. Sen bizim yavaşlığımızdan memnundun. Biz senin üşengenliğinden bahtiyardık. Fakat bizi artık kendi keyfimize bırakmıyorlar. Ellerinden nereye kaçacağımızı şaşırdık. Asıl memleketimiz olan Afrika çöllerine çekilsek yine kurtulamayacağız. Çünkü demiryolları Büyük Sahra"yı etrafından ağ gibi sarmaya başladı. Artık bize hiç bir İş gördürmeyecekler. Yavaş yavaş cinsimiz yok olup gidecek. Yalnız hayvanat bahçelerinde, bir kaçımız deve cinsine örnek olarak yaşayacağız.

Türk, benden ibret al ...beni deve yaratmış, seni İnsan .. Hızda, sanatta, fende, ilimde onlara benzemen için nen eksik?

Ortalıkta baş döndürücü bir terakki uğraşması var. Medeniyet kendine yaramayanların hayat gıdalarını vermeyecek, ırkın sönmeye mahkum kalacak. Seni de bu saltan, bu iskemlen, bu nargilenle müzeye taşıyacaklar. Başlangıcı zaferler içinde, fakat sonu acıklı tarihini okuyacak yeni kuşak evlatları çıkardıkları düşüncelerini yüzünle karşılaştırmak için seni seyretmeye gelecekler. Biçare Türk, bir asır sonra ne beni burada taşıma işinde, ne de seni bu halde görecekler. Elveda ... "

Hüseyin Rahmi Gürpınar
Hayattan Sayfalar 1919

Kaynak:
Mezartaşlarında Huve"l Baki
M.Zeki Kuşoğlu



Hit : 202
  
Yorum eklemek istermisiniz ?
RESİM GALERİSİ 


Mesaj Panosu ( Üyeler için)

   Üye Girişi
 
 

HABER BAŞLIKLARI
Eyüp’te Definecilerin M..
Eyüpsultan"da Tarihi "T..
Ecdadımızın inceliğine ..
Cinuçen Tanrıkorur anıl..
Osmanlı Şairleri ..
Topkapı Sarayı binaları..
Çarşı Kültürü ..
Medeniyet Balçıkla Sıva..
Ahmed Yüksel Özemre yâd..
Nusret Özcan unutulmadı..
Bestami Yazgan"dan üç y..
"Ben bir Müslümanım" ..
Hilmi Yavuz Bâbıâli’de ..
İdris-i Bitlisîlere iht..
Sezai Karakoç"tan anla..
Asıl Israil"in insanî y..
İsrail devleti iflas et..
ESKADER"e Yeni Yönetim..
Galata"nın İncisi..
Alâmet Japonya’ya nasıl..
Ziya Nur Aksun Bâbıâli’..
Enflasyon’un ilk kurban..
“Suda açan çiçekler” ..
SİNEMA SANATÇISINA "İÇK..
Osmanlı yadigârı Peç"te..
"ESKADER" Bâbıâli Sohbe..
Ahlat"taki Abidevi Meza..
Değişim mezara kadar sü..
Mezar taşları projesin..
Eyüp Sultan"da Kültür B..
Sitemizi Ziyaret Edenler Website counter 
Powered by Netfırtına Reklam Rüya Tabiri çeviri sözlük